17 Eylül 2008 Çarşamba

Hiç Bitmeyen Mutlu Bir Şarkı


Sinema; anne babayla gidilen, çocuk yılların serin ve yıldızlı yaz gecelerinin tahta masalı yazlık sinemalarında çekirdek çıtlatılan, soğumaya fırsat bulamamış gazozlarla ''kabuklu kuruyemiş yemeyin'' yasaklarına inat, parmak aralarında öfelenen fıstıkların ağızda bıraktığı tuz tadıysa...

Sokakta bulunmuş film parçalarını tahtadan yapılmış çocukca makaralarda, önlerine bir büyüteç arkasına bir ışık koyup sokağın duvarlarına tebeşirle afişler yaparak, sarı defter sayfalarından biletlerle odunluğun karanlığında mahalleli mahalleli izlemekse...

Bayram harçlıklarının bayramlıkların cebinden iki film birdenli ''10.30'' matinelerinde sinema gişelerine seyriyse...

Karanlık salonda bir gerilim filmine nefesi tutulmuş insanları tıfıl bir fırlamalıkla, en arka koltuktan tahta koridora bırakılmış kola şişesinin yuvarlanırken çıkardığı tıkırtıyla hoplatmaksa... Okuldan tüyülmüş bir filmden çıkmış evinize giderken, bütün yürüyüşünüzü, evde yemek yiyişinizi, yatışınızı, dağın başında yaktığı ateşte fasulyesini pişirip kahvesini içen kovboya döndürmekse...

Dışarıda lapa lapa kar yağarken, bir sinema salonunda birbirinizin sıcağına sarılmış, filmin her karesinin kendi ruhunuzda açtığı ufuklara teslim, aynı patlamış mısırı aynı kola ile pay etmekse... Soğuğun sizi hala sinema koltuğunda kalmış sıcaklıktan uyandırmasına izin vermeden, yine de üşümüş ve sokulgan adımlarla gittiğiniz kafelerde memleket üzerine bilmiş bilmiş tahliller yaparken; aslında aşkla sevdiğiniz, bunu her ikinizinde bildiği ama söyleyemediği sınırda sevgililerin, zamanı durdurmak isteyen nefes nefese sohbetleriyse...

Biraz daha büyüyünce; kafeler yerine, gecenin geç bir vaktinde aynı üşümüş ve sokulgan adımlarla, bu kez şehrin çocuk uykusundaki sokaklarında yine birbirinin sıcağına sarılarak eve gitmek; gecenin dilsiz aydınlığında, birbirinin notalarına dokunarak yaratılan müziğin ve şarabın eşliğinde geceyi gündüze döndürmek ise...

Bir an gelir farkedersiniz ki, bir zamanlar siz de bir oğulsunuzdur. Bir gün, sıcak bir el elinizde, karanlık bir sinemada tarifsiz duygularla bir ilk film izlemişsinizdir. Sonra, yıllar yıllar sonra, bir oğulun ellerinin sıcağı ve sığınmışlığı avuçlarınızdadır. Yan koltukta, karanlığın tedirginliğinde, o mekandan çıkma arzusuyla perdedekilerin renkliliği arasında sıkışmış bir kalbin attığını farkedersiniz. Yüreğinizde sıcacık bir şefkatle yüzünüze hüzünlü bir tebessüm çöker. ''Cinema Paradiso'' budur işte!.. Hiç bitmeyen mutlu bir şarkı.

Bugün, cüzdanıma yer etmiş notları ayıklarken elime iki kişilik bir bilet geldi; Konakplex, salon 2 , 7.sıra, yer no 7 ve 8... Üzerine 22.04.2006 Vahşi Doğa diye tarih atılmış... Bu, küçük oğulun sinemada ilk film izleyişinin bileti... Şimdi! Sadece aradan geçen iki yıl sonra; o çocuğun, kendi beğenilerini oluşturan bir kimlik olarak, kendi insiyatifiyle bir sinema sitesinde profil oluşturup kendi filmlerine yorumlar yapıyor olmasından daha başarılı ne olabilir ki? Bir baba için...

10 yorum:

  1. Günaydın,
    Bu denli güzel anlatılabilir miydi, bir sinema salonunda hissedilenler..sanmıyorum:)

    YanıtlaSil
  2. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  3. teşekkür ederim...ahhh!..güzel aile hali devam edebilir olsaydı keşke,şu büyükler yok mu?:))

    YanıtlaSil
  4. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  5. rahat olabilirsin,yalnış bir nota yok,gülümsüyoruz))...

    YanıtlaSil
  6. L'ultimo film bello italiano!!

    YanıtlaSil
  7. başarı dışında olsa olsa keyif olur ya da haklı bir gurur...

    büyük kocaman bir gülümseme yüzlerde oğuldan babaya, babadan okurlarına... okura bundan daha güzel kalan bir iz olabilir mi? teşekkürler...

    söylemeden edemeyeceğim yazının çatısına aykırı ama; pencereye takıldım ben:)
    "gecenin dilsiz aydınlığında birbirinin notalarına dokunarak yaratılan müziğin ve şarabın eşliğinde geceyi gündüze döndürmek ise..."

    gecenin bu saatinde şarap olmak istedim ya da notaları elle çalınan bir şarkı...
    karar veremedim...
    hangisinin izi daha kalıcı olur bilemedim :)
    damaktaki tat mı, kulaktaki ses mi daha derindir acaba?

    YanıtlaSil
  8. soru zor yerden geldi,şimdi gecenin bu saatinde ayıkla pirincin taşını:))Hadi bakalım kolay gelsin...yani öyle bir durum ki her ikisinede çokca anlam yüklemek mümkün ve ayrım yapmak çok zor...gel ayırmayalım en iyisi biz...ve bir bütün halin ikizleri desem ve bazen iki sayısı da tekdir desem olur mu:))valla ayırmaya kıyamıyorum:))

    YanıtlaSil
  9. iyice düşündüm de, illa bir ayrım söz konusu olacaksa,kulaktaki ses olmak daha değerli sanki,damaktaki tat başka yönlere de çekilebilir... biraz lastikli çünkü,her ne kadar benim yüklediğim anlam farklı da olsa, bencillik ve umursuzluk içeren bir hali var...

    YanıtlaSil
  10. sabah salim kafa ile okudum cevaplarını ve dedim ki illa bir iz kalacaksa yürekte kalmalı en derini o olmaz mıydı?
    öyle bir ses ve tat olmalı ki hatırladıkça yürekte bir çarpıntı başlamalı...
    hatta düşündüm de ses ve tat yetmez,aşk; 5 duyuya da hitap etmeli ki, aşk olsun...
    damakta tat, tende iz, kulakta ses, gözde fer, içte his... yürekte mutlaka kalır bir iz...

    bu arada; gece gece zor sormuşum, gece gece güzel cevap vermişsin teşekkürler...

    YanıtlaSil

İLETİŞİM İÇİN

laparagas@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR

E-POSTANIZA GELSİN İSTİYORSANIZ

Lütfen e-posta adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Blogdaki yazıların tüm hakları La Paragas yazarlarına aittir.
Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP